Bir Arada Ama Birlikte Değiliz

Toplumun her kesiminden büyük dünyalar kurmayı kazanç sanan, ellerindeki o küçücük ekranla bunu başarabileceğine inanan bir nesil var karşımızda. Etrafımıza biraz daha dikkatli bakarsak, bu yeni hayat modelinin 7’den 77’ye herkesi içine çektiğini rahatlıkla görebiliriz. Bu yeni hayat tarzı, yaşamın bir göstergesi olarak adeta hepimizi kuşatıyor. Bunun karşısında ne kadar durmaya çalışırsak çalışalım bizi bir şekilde pençesine almayı başarıyor.

O kadar enteresan bir dönemden geçiyoruz ki; yaptıklarımızın karşılığını hemen görmekten ziyade, geleceğe ilişkin bize ne tür getirileri olacağını görmek istiyoruz. Yaptığımız şeylerin sadece bizi etkilemekle kalmayıp, çevremizdekileri etkilemesini beklemek hayatımızın en önemli meselesi haline geliyor. Yani artık hayatımızda hiçbir şey eskisi gibi değil. Ve bizler bütün olanlara karşı yeni alternatifler dahi üretemiyoruz. Hem kendimiz hem de en yakınlarımız bireysellik ve yalnızlık hastalığına yakalanmış olup, böyle bir sorunumuz olduğunun farkında bile değiliz.

Şu an geldiğimiz noktada, nasıl göründüğümüz ve nasıl göstermek istediğimiz arasında bir yerlerdeyiz ve en önemlisi de yaptığımız her şeyden herkesin haberdar olmasını istememizdir. Mutluluğumuz, aldığımız beğenilerle artarken, daha kırılgan bir ruh haline bürünüyoruz. Geldiğimiz sonuca bakarsak, kendi hayatlarımızı yaşamadığımız gibi, başkalarının bizimle ilgili düşündüğü hayatı yaşamamız bizi her geçen gün daha da içine çekiyor. 

Eğer böyle bir hayatı yaşamaya devam edersek; yaşadıklarımız, bundan sonraki yaşayacaklarımızın yanında çok hafif kalacak gibi görünüyor. Artık hayatımızın anlamını da gitgide kaybetmeye başlıyoruz ve bu problem toplum içerisinde hızla yayılmaya devam ediyor. Bu duruma biz ya da birileri müdahale etmezse tamamıyla yalnızlaşan bir toplum haline geleceğiz. Günün büyük zamanını alan akıllı telefonlar doğru kullanılmadığında, dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon bozukluğu gibi birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Günde ortalama kitap okuma süremiz 1 dakika iken, telefonla uğraşma süremiz neredeyse 4 saattir.

Her yaşanan olaya karşı kayıtsız ve hissiz kalmak bedenimizde daha büyük yaralar açıyor. Kalabalıklar arasında hızlıca koştururken bir bakıyoruz ki boşluk depresyonuna yakalanmışız. Hayatlarını her gün televizyon ekranlarında başkalarının hikâyelerini dinleyerek yaşayanlar, orada ki kahramanlarla kendilerini özdeşleştirerek gitgide gerçek hayatlarının dışına çıkıyorlar.

Her şeye kayıtsız kalmak demek; hiçbir şeyi etkileyememe ve değiştirememe düşüncesini ortaya çıkarır. 

İnsan öncelikle kendisine uzak olmamalı. 

Evvela kendisine, sonra çevresindekilere yakın olmalı. 

Düzeltmek istediğimiz her şeyi, önce kendi derinliklerimizde hissetmeliyiz…

Bunu arkadaşlarınla paylaş;

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Takipte kalmak için,

imgimg
imgimg