Tanrının Aradığı Adam

Bir düşünürün sarf ettiği, bu sözdeki derinliği anlamaya çalışırken kendimi daha farklı derinliklerin içerisinde “Neden Tanrının böyle bir arayışı olsun ki?” sorusuna muhatap buldum.

İnsanoğlu evrendeki yerini aldığından beri Tanrının varlığı ve onu arayışı, insan için bir sorun olarak varolagelmiştir. Evrendeki varlık zinciri ve aralarındaki ilişki biçimi insanı daima hayretler içerisinde bırakarak, etrafında olup bitene karşı duyarlılık içerisinde olmasını sağlamıştır. Bu duyarlılık insanın merak etme, ilgilenme, keşfetme ve araştırma duygularını ortaya çıkarmıştır. İnsan bu özellikleriyle olumlu yada olumsuz değerler üreterek, kendisine dünya sahnesinde bir konum belirlemiştir.

Biz şu anda elimizdeki bilimsel verilerle biliyoruz ki, insan yaşadığı ortama uyumlu yaratılmıştır. 

Evrene uyumluluk yasasının işlemesi için insanda birçok mekanizmanın sağlıklı çalışması gerekiyor. Diğer varlıklara göre yaşam serüveni ve tekâmül süreci farklılık arz eden insan, ilk önce kendini güvende hissedip korumaya alacak duygularını harekete geçirir. Daha sonra da akıl devreye girerek, olayları yorumlayıp toplanan verileri değerlendirip karar verme yetisini kullanır. 

Aynı zamanda insanın yaratılışında kendisine verilmiş olan bazı özellikler, onu içinde bulunduğu evrene karşı sorumlu hale getirmektedir.

Bir kaç örnek vermek gerekirse; İrade sahibi olması, tercih edebiliyor olması, duygu ve düşünceye sahip olması, olaylar hakkında değerlendirme, planlama ve bir program dâhilinde iş yapabilme potansiyeline sahip olmasını sayabiliriz. 

Bunlarla birlikte; Karar verme, onaylama ve reddetme yeteneklerinin olduğunu görürüz. İcat edip geliştirme, üretme, benzeterek yeniden yapma, taklit etme, yaptığı işleri durdurabilir ve tekrar harekete geçebilir. Aynı zamanda ağlama-gülme duygularının varlığı, iyi ve kötü dediğimiz duygular ve bunlar üzerinde belirleyici olması da ayrı bir önem taşır.

Evrendeki varlıklar için işleyen zaman ve onun içinde bulunduğu, Geçmiş, an ve gelecek gibi yaşamın ilerleyen sahnelerinde yer alarak, fayda ve zarar üretebilme potansiyeline sahip olmasını ekleyerek şöyle diyebiliriz;

Kendimizi tecrübe ve bilim ile ne kadar tanımış isek, saydığımız ve sayamadığımız her bir özelliğimiz bize yaşam karşısında ciddi sorumluluklar yüklenmemizi gerekli hale getirmiştir.

Zaten bu özelliklerimizin farkında olarak onlarla yaşamayı seçmişsek insanız. Aksi bir durum bizi başka bir varlık yapar.

Bu sahip olduklarıyla yaşama bir yerden tutunmak isteyen insan, kendisinden daha güçlü bir varlığa sığınarak kendini emniyete almak ister. Bu gayet doğal ve fıtri bir içgüdüdür.

Maalesef insanoğlu kendisine verilen bu mükemmel mekanizmayı yanlış yerlere sığınarak bozmuş ve talan etmiştir.

İnsanı ve onun işletim mekanizmasını ancak güvende tutacak olan onun sahibidir. Sahibinin yaratılış yasaları onun üzerinde işlerse korunma ve emniyet gerçekleşmiş olur. 

İçinde bulunduğu ve hiçbir zamanda kendisinden kaçmayacağı yaratılış kaderi; Var olma (doğum), yaşam, ölüm, tekrar diriliş ve ebedi yaşam olarak belirlenmiştir. Kim bu yasayı koyma gücüne sahipse, yaşatırken koruma ve emniyete alma kurallarını da o koyar. Ona sığınırsınız ve böylece o sizi korumuş olur.

Bir başka ifadeyle; Doğum insanın seçeneği değildir. Ölüm de insanın seçeneği değildir. Fakat ikisi arasındaki yaşam insanın seçeneğidir. Seçebildiği için ondan sorumlu tutulmuştur.

İnsan var olduğundan beri seçtiklerine baktığımızda manzaranın çokta iç açıcı olmadığını görürüz.

Çok Tanrılı (pagan) kültürlerinden hatırlayacak olursak, halklar hayatlarına müdahale ettiklerine inandıkları birçok farklı Tanrılara kendilerini teslim eder ve onları ilah edinirlerdi.

Bu tapınma biçimi daha sonra bazı güçlerin elinde halkların sömürülmesine kadar dönüştü. Bunu kendilerine kazanç haline getirenler, kazancın bitmemesi için onlar üzerinde her türlü oyunu sahtekârlığı reva görmüşlerdir.

Kendi uydurdukları ilahlara vasıflar yakıştırarak onlara tapıyoruz diye halklarını kandıran bu rantiyeci sahtekarlar, aslında onları dünyalık çıkar ve menfaatlerinin belirleyici olduğu hevalarına tabi ediyorlardı.

Birileri yeraltı ve yerüstü rızık ve kaynakları üzerinde iktidar olmuş, birileri de onlara bu konuda destek vererek oraya ulaşmalarını sağlamışlardır. Halklarda bu kitlelerin egemenliği altında ezilmiş, zulme maruz kalmıştır. Kimileri bir çıkış yolu ararken kimileri de çıkarları doğrultusunda onların hâkimiyetlerinin devamı için çaba göstermişlerdir.

Bu ilişki zincirindeki bozukluğun sebebini çok Tanrılı bir inanışta görürken, insanoğlu dedi ki böyle olmuyor. Biz tanrıların kendi aralarındaki çekişmelerinden dolayı sıkıntı yaşıyoruz. Haydi, Tanrıları azaltalım. Hatta bunu teke indirelim de sorunlarımız çözülmüş olsun!

Öyle mi oldu dersiniz? Maalesef öyle olmadı. Tek tanrılı inanış biçiminde de bu sorunların fazlasıyla devam ettiğine tanıklık ediyoruz…

Yaşamdan bazı örneklerle bunu daha iyi anlamaya çalışalım; Tek tanrılı din hâkimiyeti şunlara prim vermez:

O toplumda açlar olmaz. Zengin sınıflar oluşmaz. Kişilerin ve toplumların emeği sömürülmez. Rızık ve kaynakları üzerinde ehil olan kişilerin yönetimiyle halkların hak ettikleri adil bir şekilde paylaştırılır. Herkes hak ettiğinin karşılığını alır. Geçim derdi diye bir şey olamaz. Çünkü oradaki idare biçimi ve toplumsal düzen bireyin sigortasıdır. 

Hiyerarşik yapılanmada sadece görevler birbirinden farklıdır. Kimse kimsenin hizmetkârı değildir. Hoşgörü, anlayış, sevgi, saygı, hürmet, merhamet, değer verme, güven, korkudan emin olma, kimsenin bilerek birbirine zarar vermediği, herkesin toplumsal sorumluluklarını yerine getirdiği değerler hâkimdir…

Bu basit bir portre aslında; İnsanın aradığı huzuru bulacağı bir düzen oluşturması gerekliliğini ve bunu ancak tek tanrının sağlayacağı bir işleyiş olduğunu bizlere hatırlatır.

Ne hikmetse olmuyor! Bir türlü taşlar yerine oturmuyor. Neden? 

Hayatını idame ettirmekte zorlanan biri; yaşam kalitesi ve standartları olabildiğince düşük, perişan bir hayat, ev yok, araba yok, iş bulamıyor. İnsani temel ihtiyaçlarını bile gideremeyecek konumda!

Bir diğeri de; Neyi nasıl istiyorsa öyle buluyor. Olabildiğince lüks bir hayat, evler, arabalar ve işler tıkır tıkır yürüyor. Yediği içtiğinin haddi hesabı yok. Gayet üst seviyede savurabilecek kadar nimetlere sahip ve hesapsızca yaşıyor.

Kısacası biri aşırı fakir diğeri aşırı zengin. Her ikisinin ortak noktası inandıklarını söyledikleri Tanrı. Üstelik tek olan Tanrı. Vay hallerine! Sormadan edemeyeceğim.

Kendi içinde sınıflara bölünmüş tek tanrı olur mu? 

Ortada ciddi bir yalan, dolandırıcılık ve sahtekârlık var. Tanrının tekliği çokluğu inancı bir şey değiştirmemiş. Yine sömürü, yine bir aldatma ve aldanma gerçeğiyle Tanrıyı kullanmak var.

Tarih hep bunlara sahne olmuş. Artık bu sahneden bıkmadık mı diyecek, tanrıyı yanlış kullananlara karşı hayır! Gerçek budur. Diyerek haykıracak, adam gibi adamların sahnede yer alacakları “tanrının aradığı adam “olmak.

Kim bunlar;

Bu üretilen sahtekârlıklar karşısında sessiz kalmayan, bunlara alet olmayan, onları deşifre eden,

Söylenmesi gereken sözü yerinde ve zamanında Tanrı söyle dediği için söyleyen,

Yapılması gereken işi yerinde ve zamanında yapan,

Yanlışa yanlış, doğruya doğru deyip doğrunun yanında olan,

Malını ve canını bu yola adayan,

Hesabını doğru ve düzgün yapan ama hesapçı olmayan,

Paylaşan biriktirmeyen,

Bütün yaratılmış varlıklara rahmetle yaklaşan, onları incitmeyen, üzmeyen nankörlük etmeyen, tatminkâr olan,

Sabırlı, mücadeleci ve pes etmeyen bir yapıya sahip olan,

Duygularını aklına tabii kılan, ahlaklı, güvenilir, saygıdeğer olan,

Ötekileştirmeyen, sadece gerçekleri ortaya koyan,

Haksızlık yapanların tehditlerinden korkmayan, neyi niçin yaptığının bilincinde olup arkasında duran,

İşte bana göre ”tanrının aradığı adam“ bu sahtekârca üretilmiş yalanları ortaya çıkaran, onları alaşağı edebilmek için gecesini gündüzüne katan, doğruların yaşatılabilmesi için varoluş amacına uygun olması gerektiği yerde olup mücadele içerisinde olandır. Kadın ya da erkek fark etmez. Onlar adam gibi adamdır.

Sonuç olarak;

İlk paragrafta ”Neden Tanrının böyle bir arayışı olsun ki?” sorusu insana şunları söyletiyor; E be kardeşim! Kendisine bu kadar güzel şeyler emanet edilmiş olan onca insanlar yaptıklarıyla dünyayı yaşanmaz hale getirdiler de milyarlarca insanın içerisinde bu gidişata dur diyecek bir babayiğit ya da babayiğitler yok mu? Tanrının o mutlak bilgeliği içerisinde,  işte! ben yada biz varız demektir. Tanrının aradığı adam olmak.

Mehmet Zeybek

Latest posts by Mehmet Zeybek (see all)

Bunu arkadaşlarınla paylaş;

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Takipte kalmak için,

imgimg
imgimg