Yaşam Gerçek, Yaşantımız Sanal!

Türkiye’de 12 Nisan 1993 tarihinden bu yana kullanılmaya başlanan internet, her geçen gün hızla gelişerek hayatımızın vazgeçilmezi haline geldi.

Hayatımıza kattıkları, bizlere sağladığı kolaylıklar ve saymakla bitiremeyeceğimiz artılarının yanı sıra, eksi yönlerinin de olduğunu bilelim.

Hızla gelişen, değişen teknoloji hayatımızı o kadar derinden etkiledi ki, artık insanların çoğunluğunu gerçek yaşamdan, fiziksel ve sosyal yaşamdan koparıp, adeta sanal yaşamı yaşamaya sürüklediğini görüyoruz.

Doğru anlamda kullanabilen insanlar için büyük bir nimet olduğu gözümüze çarparken, giderek sanallaşan yaşantılarla, sosyal paylaşım ağlarında insanların, gerçekte olduğundan farklı bir benliğe büründüğüne de şahit oluyoruz.

Örneğin, bir konsere, kafeye, restorana gittiğimizde o anları doğru değerlendirmek yerine; çok beğeni toplayacak bir fotoğrafımızla, bir mesaj ya da yazdığımız yazılarla kendimizi sosyal medya paylaşım ağlarına sunuyoruz.

Bu durum öyle bir hal aldı ki, sosyal medya olmadan adım atmıyor ve attığımız her adımın tek anını bile paylaşmadan yapamıyoruz. Kavga, nefret, başarı, siyaset, edebiyat, din ve aile ilişkilerine dair her şey, hatta mahremimiz bile gözler önünde.

Ve her geçen gün, biraz daha sanallaşıyoruz. İşimizi, evimizi ve hatta eşimizi bile sanal âlemden bulur hale geldik. Sevgimiz, özlemlerimiz, duygularımız ve hatta mücadelemiz bile sanal âlemde.

Sigara ve alkolden daha çok bağımlılık yapan ve hayatımızın vazgeçemediğimiz bir unsuru haline gelen sanal yaşam, insanın gerçeklikten, gerçek yaşamdan  kopuşuna neden olabilmektedir. Bu kopuşun kontrol edilememesi bizi, ailemizi ve etrafımızla olan tüm ilişkilerimizi nasıl etkileyeceğini düşünebiliyor musunuz?

Hepimizin üzerine, ağını bir şekilde ören bu sosyal ağları bize bu kadar çekici kılan ne?

Sanırım bu çekiciliğin en önemli nedeni iletişimimizi kolaylaştırmasıdır…

Bu ağlar aracılığıyla telefonlarımızdan veya bilgisayar başından, kısa bir mesaj ya da birkaç dakikalık konuşmalarla, daha az çaba ve enerji harcayarak, daha az zahmete girerek, kısa zamanlar ayırarak ilişkilerimizi yürütüyoruz.

Aslında bizleri ruhen besleyip büyüten ve değerini kaybedince anlayacağımız gerçek hazinemiz insani ilişkilerimizdir. Mekanik cihazlarla, teknolojiyle olan ilişkiler değil. Yaşamımıza giren insanlar, hayatımızdan ayrılanlar, yapılan sohbetler, kısa anlara sığdırdığımız mutluluklar, bütün bunların merkezinde insan ilişkisi vardır.

Teknoloji insana arkadaş veya dost olsun diye değil; insana hizmet için icat edilmiştir. Teknoloji ürünü mekanik bir bilgisayar ya da telefon, insana arkadaşlık edemez. Canlı değildir, sizin canlılığınızı ise her geçen gün tüketir.

Dünyamız küreselleşme oyunları ile gittikçe yalnızlığa itilirken ve insanlık, insan olmaktan uzaklaştırılırken, insanı insan yapan evrensel değerler, tek tek hatıralarımızdan silinirken ve sanal yaşamlara hapsediliyorken, yaşam gücümüzü kendi içimizde nasıl açığa çıkaracağız?

Tabi ki “sanal dünyanın tehlikeli büyüsünden, uykusundan uyanarak”.

İçinde yaşadığımız gezegen gerçek olduğundan ve hepimiz de bu gezegenin bir parçası olduğumuz için gerçeğiz ve dolayısıyla kendimize, yaşamımıza, gezegenimize, geleceğimize, “sevdiğimiz her şeye” bir şeyler olduğunu fark etmemiz gerekiyor.

“Gerçek”; insanlığın, toplumsal bilincin, uyutularak sanal dünyalara hapsedilmesi gerçeğidir.

“Gerçek”, dünyada savaşın, yıkımın, vahşetin, açlığın, sefaletin, acının, sonuna kadar tüketilen bir gezegenin, insan olmayı ve hayatı ıskalamış bir avuç insan kitlesinin mücadele vermesi gerçeğidir.

Sanal dünyaya saklanıp, sığınarak, yaşanan tüm bu insanlık dramına göz yumamayız ve bütün bu gerçekleri reddedemeyiz.

Varlığının anlamını sorgulayan, kendisinin değerli olduğuna ve ömrüne değer katması gerektiğine inanan ve bir şeylerin yanlış gittiğini düşünenler için sanaldan “yaşama dönüş” vakti gelmiştir.

Yaşam, onu yaşamak isteyenlerin gerçeğidir.

Ömer Özbek

Latest posts by Ömer Özbek (see all)

Bunu arkadaşlarınla paylaş;

Yaşam Gerçek, Yaşantımız Sanal!” için 2 yorum

  • 9 Şubat 2020 tarihinde, saat 21:48
    Permalink

    Ömer bey merhaba bir makalenizde merak konusunu ele almıştınız peki merakını bilime yöneltmek isteyen bir genç ne yapmalıdır cevaplarsanız sevinirim ?

    Yanıtla
    • 9 Şubat 2020 tarihinde, saat 23:59
      Permalink

      Alp bey merhaba,
      Öncelikle zaman ayırıp makalelerimi okuyarak gösterdiğiniz teveccüh için teşekkür ederim.
      Bence bu sorunun cevabı merakını bilime yöneltmek isteyen gencin içinde gizlidir. Yani önce hangi bilime ilgisi olduğunu doğru tespit edip ona doğru yönelmesi gerekir.
      Kendisine soru sorsun, vereceği cevap ne kadar samimi olursa ona göre zaten kapılar açılır.
      Bilime talip olan genç arkadaşımızın neye ilgisi varsa, neyi yapmaktan keyif alıyorsa, neyden mutlu oluyorsa, ona yönelmesini, o işin uzmanı olmasını temenni edebilirim.
      İnsan kendisini tanıyıp ve bir de isterse neler yapmaz ki…
      Teşekkürler…

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Takipte kalmak için,

imgimg
imgimg